top of page

Tunalı’da Benjamin’in Pasajlar’ıyla

  • Yazarın fotoğrafı: Admin
    Admin
  • 16 dakika önce
  • 4 dakikada okunur

İlayda Ç.

Ne zaman içimi açmak ya da içimden taşan gürültüyü serbest bırakmak istesem Tunalı Hilmi Caddesi’nin uzun ritmine sığınırım. Ankara’nın o kendine özgü havasında, burası benim için sadece bir uğrak değildir. Öğrencilikle iş arasında, yalnızlıkla aşk arasında, bireysellikle özlem arasında açılan bir geçit gibidir. Yürürken anlık düşünceler, anılar ve hayaller hep iç içe geçer. Bundan olsa gerek her köşesiyle bu cadde, zihnimin, şehrin dokusuyla örtüştüğü bir psikoloji laboratuvarıdır. Çoğu zaman sırt çantama tepiştirdiğim kitapların ağırlığıyla kendimi caddeye her bıraktığımda, kalabalığın gürültüsü yerini sükunete bırakır. Dışarıyı gözlemlerken içimde bulduğum bir sükunettir bu… Bu, dünyadan kopmak değil; aksine, kendimi şehrin yansımalarında bulma halidir. Caddenin hızıyla içimin durgunluğu dengelenir. Tıpkı yüzüme vuran Ankara ayazı ile atkımın yumuşaklığı arasındaki o huzurlu gelgit gibi...


Çoğu zaman sohbet edebildiğim biriyle ama bazen yalnız başıma Tunalı’da yürümek, bir gezgin edasıyla dünyayı seyretmek… Genelde Cinnah Caddesi’nden geldiğim Kuğulu Park’ın neşesinden yukarıya, Esat’a doğru tırmanırken uğradığım her pasaj, şehrin bilinçdışını vitrinlerde seyretme hissi verir. Ertuğ Pasajı’nın o nemli, eski kâğıt ve zaman kokan serinliğinde ya da Aynalı Çarşı’nın dökülmüş sırlarında kendi yansımama bakarım. Eğer yalnızsam, Ankara’nın belli belirsiz melankolisini de yeniden duyarım. Yaşlı bir satıcı babam gibi içer sigarasını, elinde poşetlerle sanki annem geçer yanımdan, siyah kabanlı dalgın bir adamı sevgilime benzetirim… Vitrin camlarından akan yansımalar, Rorschach testindeki mürekkep lekelerine dönüşür, her geçene yaptığı gibi bana da başka bir hikâye fısıldar…

Bu uzun yürüyüşlerde, kalabalığın içinde ama herkesten ayrı akarken fark ettim ki; içimizdeki karanlık odalarla, pasajların kuytularında kalmış dükkanlar arasında bir benzerlik var. Beni Walter Benjamin’in labirentine, Pasajlar’ın tozlu ve ışıltılı dünyasına sürükleyen şey de bu benzerlik oldu: Sadece Ankara’da hissedilen tanımsız gri eskizlerde dünyayı resmeden gölgeler bulmak gibi… Cadde boyunca saçılan her dükkân, dışarıya sunduğumuz yüzümüzün bir kopyası sanki…


Pasajlar, Labirentler…

Benjamin, uzun yıllar tuttuğu notlarla ömrünün son yıllarını bir projenin peşinde harcadı. Bir koleksiyoncu gibi topladığı malzemeler, hiçbir zaman sergilik bir bütün hâline gelemedi. Ama şehrin panoramasından derlediği ayrıntılarla hayatın kılcal damarlarındaki akışı resmetti. İçinde aktığımız tarihi bilinçdışı gibi sunan Benjamin, elindeki malzemelerle rüyaların somut izlerini süren bir psikanalizci gibidir bu yüzden.


Kitap, sadece pasajlarda değil; caddelerde, mağazalarda, sergilerde, modada, reklamlarda gezen ruh hakkındadır. Hepimizin vitrinde gördüğü bir elbiseyi, şapkayı üzerimizde hayal ettiğimizde temas kurduğumuz ruhtur bu. Bir arkadaşımıza göndermek için fotoğraf karesine sıkıştırmaya çalıştığımız ruh… Bazen de bizi geçmişe çağıran detaylar kümesidir yalnızca. Tıpkı Benjamin’in, cam tavanlı çarşılarda, eski gazete kupürlerinde ve modası geçmiş eşyaların arasında izlerini aradığı geçmiş gibi...


Kalabalıkta Kaybolma Sanatı

Benjamin için şehirde yürümek, sadece bir yerden bir yere gitmek değildir. O, şehri okunan bir mektuba dönüştüren “Flâneur” (aylak) tipinin peşindedir. Aylaklığa bakışıyla ona göre şehirde kaybolmak bir acizlik değil, bir yetenektir. Tıpkı bir labirentte olduğu gibi, yolunu kaybetmeyen kişi, şehrin ona dayattığı sahte rotalara hapsolur. Bilinçli kayboluş hali, aylağı şehre yabancı bir gözlemci olmaktan çıkarıp kentin labirentine sokar. Şehir, aylağın her adımda biraz daha derinlerine nüfuz ettiği bir yaşam alanıdır. O zaman şehir sadece aylağın gezinti yeri değil, içine yerleşilebileceği kocaman bir ev gibidir. Labirentin köşeleri artık birer geçit olmaktan çıkıp odalara dönüşmüştür.


“Cadde, Flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafe’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır.”


Bir kafenin balkonunda otururken aşağıdan geçenlere bakmak, kendi salonumuzun penceresinden sokağı izlemek gibidir bu yüzden. Geçip gidenler yabancıdırlar ama bizden bir parça taşırlar…


AVM’ler: Cam ve Çelikten Rüyalar

Aylaklık, sadece sokaklarda mıdır? Aslında modern hayatın insanı hapsettiği iç mekânların klimalı sessizliğinde de var aylaklık. Hepimiz için bazen bir sığınak, bazen zaman öldürme mekanlarına dönüşen AVM’lerde de vardır. Flâneur’ün kaldırımları çiğnediği adımları, sokağın karmaşasından koparıp camdan sarayların sahte huzuruna taşırız. Caddeyi terk edip Karum’un geniş tavanına, Atakule’nin panoramik seyrine yolculuğumuz bu yüzdendir. Tüketimin başladığı büyülü iç mekanlar da aylaklık yeridir bu yüzden…


“Pasajlar, caddeyle içmekan arası bir şeydir. Physiologie’lerin bir becerisinden söz etmek gerekirse eğer, bu, tefrikanın değeri daha önce anlaşılmış olan becerisidir; yani bulvarı içmekana dönüştürme becerisidir.”


19. yüzyılın pasajları, cam ve çeliğin bir araya geldiği, dış dünyanın gürültüsünü unutturan rüya mekânlarıydı. Bu yüzden psikanaliz için uygundurlar. Benjamin bu mekânları, tüketim toplumunun ilk mabetleri olarak görür. Şehrin tutkuları, takıntıları oralarda saklıdır. Bugünün AVM’leri, Benjamin’in tarif ettiği o rüya mekanlarının torunlarıdır. Dış dünyayla bağı koparan bu yapay ışıklı labirentlerde, insan artık bir özne değil, vitrinlerin büyüsüne kapılmış bir seyircidir. Bu büyülenme, fiziksel hapsolmayla birlikte zihinsel bir dağılmayı da beraberinde getirir. Vitrinlerin ve yapay ışıkların arasında kaybolan kişi, artık bir nesnenin veya fikrin derinliğine odaklanan bir özne değildir. İnsan artık dikkati sürekli dağıtılan, sadece oyalanmak isteyen bir kütlenin parçasıdır. Netflix’in, Instagram’ın akıp giden hikayelerinde bir detaydır.

Benjamin, insandaki bu algısal dönüşümü; sanatın beklediği yoğunlaşmayla kitlelerin arzuladığı eğlence arasındaki gerilimle sunar: “Kitleler, kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar, oysa sanat, izleyicisinden kendini toplayıp yoğunlaşmasını ister...”


Tüketimin ışıltılı sunumu insanı bir hayalpereste dönüştürürken, asıl mesele bu parlak vitrinlerin gerisinde kalan tozlu ve unutulmuş parçaların akıbetidir. Her parıltılı yenilik, arkasında modası geçmiş bir enkaz bırakır...


Harabeler Arasında Bir Koleksiyoncu

Benjamin’e göre her yeni olan şey, aslında içinde bir parça eskiyi barındırır. O, tarihin kazananlarının yazdığı hikâyeye inanmaz. Tarihi bugün yaşayanlar yazar. Onun için tarih, bir enkaz yığınıdır ve koleksiyoncu, bu enkazın içinden anlamlı parçaları çekip çıkaran kişidir. Koleksiyoncu, nesneyi ait olduğu yerden söker ve ona yeni bir hayat verir. Koleksiyoncunun bu kurtarma operasyonu, nesneye biricikliğini kazandırır. Tarihin enkazından çıkarılan bu parçalar, koleksiyoncunun ellerinde dinsel bir auraya bürünür. Benjamin, koleksiyoncunun nesneyle kurduğu bu fetişvari bağı ve otantikliği şöyle resmeder:


“Koleksiyoncu, hep biraz fetişe hizmet eder konumdadır ve sanat eserine sahip olmakla, onun kült gücüne katkıda bulunur. Otantik kavramının işlevi, bundan etkilenmeksizin, sanatta görme biçimi açısından kesinliği korur; sanatın laikleşmesiyle birlikte otantiklik, kült değerinin yerini alır.”


Koleksiyoncunun elinde hayat bulan her parça, tarihin sürüklediği bir enkaz parçasıdır. Böylece Benjamin bize şunu öğretir: Hakikat, büyük ve gösterişli binalarda değil; o binaların yıkıntıları arasında, tozlu pasajlarda ve unutulmuş bir çocukluk anısında gizlidir… Benim yürüyüşlerime gelirsek; caddede her adım, geçmişte kalmış parçaların arasından kendime yeniden bakmak demek. Kendi kişisel tarihimi yeniden yazmak demek. Bu yüzden Pasajlar’da gerçekten bulduğum şey, farklı bir şehirde olsa da aynı ruhun arınışıdır…

Yorumlar


bottom of page